19 Temmuz 2013 Cuma

Tuay Karaca Dikimevi





Merhabalar pek sevgili blogdaşlarım, öncelikle mübarek Ramazan ayının hepimize hayırlı olması temennisiyle, Rabbim ibadetlerimizi hayırlarımızı kabul etsin inşââllah, bizlere hidayet nasip etsin..

Bloğu biraz takip edenler bilir, şimdiye kadar hiç kimse için bir eleştiri yazısı yazmadım ama arkadaşımın başından geçen olayı yazmadan edemeyeceğim.
Efendim şöyle ki, arkadaşım nişanı için istanbulda bulunnan Tuay Karaca dikimevinden bi elbise spariş etti. Arkadaşın istanbula gitme imkanı olmadığı için ölçüleri alındı, modaevine verildi, anlaşıldığı üzere elbisenin ücreti verilen hesaba yatırıldı. Ancak ücret hesaplarına yatırılmasına  rağmen 1 hafta boyunca 'hesapta ücret görünmüyor' diyerek elbiseyi göndermeme şantajı yaptılar (bütün bunlar olurken nişana 1hafta kalmıştı). Sonunda elbiseyi gönderdiler. Ancak gelen elbisenin ölçüleri verilen ölçülerden 5cm eksik dikilmiş ve içli dışlı olan bluzun içi yok, yani tesettür abiyeyi transparan şekilde göndermişler:) Ayrıca şal için de anlaşılmasına rağmen şal yok. (En başta konuşulurken şalın fiyata dahil olduğunu söylemelerine rağmen bunu duyunca 'sizin fiyatınıza şal dahil değildi' dendi ayrıca!) Arkadaşım yine de içine badi ayarlayıp gecenin sonunda dikişleri patlayacak olsa da dikişleri ucuna kadar bi terziye açtırıp giyerek geceyi atlatmayı düşündü. Bu arada modacıya telefon açılıp olay anlatıldı, kendisi ölçülerin yanlış verildiğini elindeki ölçülere göre diktiğini söyledi, 'evde aldıysanız ölçüleri yanlış almışsınızdır' dedi, 'ölçüleri terziye aldırdık' deyince de 'mahalle terzisine mi aldırdınız, modaevine gitseydiniz' şeklinde cevap verdi. (Bu arada ölçüler gayet tecrübeli bi terziye aldırıldı, ölçü almanın terziyle modaeviyle ne alakası olabilir ki ayrıca, bi mezure ve gözü olan herhangi bi terzi bu işi yapabilir neticede)
Olayı bu kadar detaylı yazmamın nedeni her koşulda nasıl üste çıkmaya çabaladıklarını ve hatalarını asla kabul etmediklerini anlatmak. 
Neyse, bütün bunlardan sonra elbisenin başka birinin elbisesiyle karıştığı ortaya çıktı. Bu arada elbisenin geldiği gün perşembe, nişan pazar günü. 'Geri gönderin, yeniden dikip cumartesiye yetiştirelim' dediler. Yapacak başka bişey olmadığı için kabul edildi, yanlış elbise geri gitti, cumartesi öğlen yeni elbise geldi. Yani nişandan sadece bir gün önce! Ve bu süreçte bütün bu yanlışlara rağmen bir kere bile özür dilenmedi, 'bizim hatamız'' denmedi.
Üstüne üstlük gelen yeni elbisenin de düğmelerinde ilikleme payı yok, açmaya çalışırken kumaş yırtılıyor. Üzerinde siyah bi yağ lekesiyle gelen pudra rengi eteğin simetrik olmayan (bi tarafında iki katlı pile bi tarafında tek katlı pile dikilmiş, öyle basit bi hata da değil) pilelerini söylemeye sıra bile gelmedi, elbise o şekilde giyilip nişan atlatıldı.
Bu arada kendilerine giden elbiseyi şubeden bir türlü alamadılar. Şubeye gittiğinde kargo görünmüyormuş, aynı hesaba yatırılan parada olduğu gibi biz burdan kontrol ediyoruz görünüyor. Kargo geri geldi. Ve hala telefonda 'bakın burda mağdur olan benim' diyor kendisi, güler misin ağlar mısın:) Bu kadar şeyin üstüne arkadaş patlamış tabi, 'asıl biz mağdur olduk, bu sizin hatanız tabi ki telafi edeceksiniz, elbiseyi karıştırıp yanlış gönderen sizsiniz. Ayrıca bir kere bile bunun için özür dilemediniz, badi eksik gelir elbise karıştırılır nasıl iş yapıyorsunuz, göndermeden önce bi açıp kontrol edilmez mi paket, profesyonellikten bu kadar uzaksınız' demiş. Tabi bunların hiç birine cevap verilememiş. Ve kargoyu şubeden almayı beceremedikleri için adrese teslim tekrar gönderdik. (Başta şubeye göndermemizin nedeni; 2.elbise bize de adrese değil şubeye gelmişti, bu kadar da olmaz, hem yanlış yolluyosun hem de şubeye gönderip 'git al' diyosun)

Velhasılı kelâm, bu modaeviyle yaşadıklarımız bunlar arkadaşlar, olur da çalışmayı düşünen varsa bu yazıyı okuyup tekrar düşünmesini tavsiye ederim.

Tekrar hayırlı Ramazanlar..


6 Haziran 2013 Perşembe

Empati..

son günlerde yaşadıklarımız malum. bu konudaki ilk ve son sözüm de bu olsun..
ben ağlayarak okudum, sadece okuyun ve sonra kendi fikrinizi savunmaya devam edin..

Milyonların hislerine tercüman olan mektup...

Gezi parkı provokasyonu sonrası bir vatandaş isimsiz olarak gönderdiği mektubunda milyonların hislerine tercüman oldu... İşte duygu yüklü o mektup:

Neden Tayyip Erdoğan?
Fakültede bir kıza âşıktım. Bir gün bahçede oturuyorduk. 28 Şubat kararlarının bütün sertliğiyle uygulandığı günlerdeyiz. Yıl 2000. Benim başörtülü sevgilim ve arkadaşları, büyük bir utanç ve mahcubiyet içinde fakülte bahçesine girerek, başlarını bile kaldırmadan, duvara sürtüne sürtüne fakülte binasına girdiler. Hayatında ilk kez başörtüsünü çıkarmış, başına geçirdiği peruk, görünmesin diye boğazına sardığı şalla, utanarak o günkü sınavına gidiyordu sevgilim. 
Bahçede oturmuş, onu o halde görünce bir erkek olarak, varlığımdan utandım. Sevgilime devlet eliyle iftiralar atılıyor, yasaklar getiriliyor, bense evleneceğim kadına hiçbir şekilde yardım edemiyordum. O utancımı hâlâ unutamam.  
Bir gün başörtülü bir sınıf arkadaşım, ağlayarak sınıfa girdi. "Neden ağlıyorsun?" diye sorduğumda, kapıdaki görevlilerin kendisine hakaret ettiğini söyledi. O anda gözüm döndü, direk dekanın odasına çıktım, görüşmek istediğimi söyledim. Biraz sonra kabul edildim. 
Tüm metanetimi koruyarak, sakin bir dille kapıdaki güvenlik görevlilerinin kuralları uygularken keyfi davranıp, başörtülü kızlara hakaret ettiğini söyledim. "Neden bunu yapıyorsunuz?" diye sordum. 
Dekan bey, gayet kibar bir şekilde, görevlilerin sınırı aşmış olabileceğini, onlarla konuşacağını söyledi. Ek olarak da, başörtüsü yasağının dayanaklarını, hukuki süreci, AİHM'nin bile Türkiye'yi bu konuda haklı bulduğunu, yapabileceği bir şey olmadığını, bu kızların geleceklerini tehlikeye attıklarını söyledi. "Ben bu kızların hepsine kefilim, hiçbiri başörtüsünü ideolojik bir simge olarak kullanmıyor." dedim. "Fark etmez" dedi, "o insanları kullananlar var, onlar da kendilerini kullandırtmasınlar." Sinirlendim, "Dekan bey" dedim, "madem öyle, ben de size şu bilgiyi vereyim. Ne yaparsanız yapın, bu kızla başlarını açmayacaklar." O da sinirlendi, ayağa kalktı, "Öyleyse söyle onlara, eğer balarını açmazlarsa ben de zor kullanacağım." dedi ve beni gönderdi.
Yasaklar beraberinde toplumsal dışlanmayı da getirdi. Ben, o başörtülü kızla evlendim. Odur budur eşim bu toplumda asla eşit fırsatlar tanınan bir Türkiye vatandaşı olmadı, olamadı. İslamcı camia dışındakiler, devletin öcü gördüğü bu insanlarla ne hayatlarını ne iş imkânlarını paylaştılar. Muhafazakâr camia da, “Biz size iş vermezsek sürünüşünüz.” tutumu sergiledi. Üniversitelere kayıt için bile giremedi eşim, devletin tiyatro salonlarına alınmadı, yüksek lisans yapmak istiyordu, başvuru dahi yaptırmadılar. (Bu sorun 2010 gibi, o da herhangi bir düzenleme olmadan, şifahen çözüldü.)
Ben bir İmam-Hatip mezunuyum. Fakülte yıllarında Tv Yapım Yönetim diye bir dersimiz vardı, 1. sınıfta aldığım bu dersten 8 yıl boyunca geçemedim. En sonunda şöyle geçtim; fakültede çan eğrisi sistemi uygulandı. Sınıf ortalaması düşük olunca ben de ortalamaya girdim ve öyle geçtim.  Mezun olduktan sonra bir arkadaşımdan tesadüfen şunu öğrendim; beni aynı dersten 8 yıl boyunca geçirmeyen hocamız, İmam-Hatip mezunlarını öğreniyor, onları çok çok harika bir kâğıt vermedikçe (yani dekanlığa dilekçe verip soruşturma başlatma hakkına sahip olmadıkça) dersten geçirmiyormuş. 
Sevindim. Çünkü aynı dersten 8 yıl boyunca kaldığım için kendimi geri zekâlı gibi hissediyordum. Bu duygudan kurtuldum.
,Üzüldüm, çünkü liseden okul birincisi olarak mezun bir insanı, sırf İmam-Hatipli diye 8 yıl aynı dersten bırakmanın bir karşılığı olabiliyordu yaşadığım ülkede.
O yıllar, hakimlik sınavı mülakatına giren Hukuk mezunu İmam-Hatipli gençlere, mülakatta, “Sibel Can’ın eski sevgilisinin adı nedir?” diye sorulduğu yıllardı.
Biz bütün bunları yaşarken, kimse yanımızda yoktu. Erbakan’ın partisi kapatılmış, kendisi 5 yıl siyasî yasakla cezalandırılmıştı. (Kendi kuşağı içindeki liderler arasında, Erbakan’a ayrıca haksızlık yapıldığına inanıyorum. Demirel’e ve Ecevit’e tanınan imkânların O’na da tanınması, O’na da tahammül edilmesi gerektiğine inanıyorum. Hâlâ içimde bir yara olarak durur.) Erbakansız bir Fazilet Partisi’nin hiçbir başarıya ulaşamayacağını en az Bülent Arınç kadar biz de, devlet de biliyorduk. CHP ve DSP, bizim zaten dışlanmamızı, ötekileştirilmemizi sağlayan partilerdi. DYP ve ANAP, askere ya da siyasal menfaatlere boyun eğmiş, 28 Şubat kararlarının altına imza atmışlardı. MHPli arkadaşlar ise, “Devlet böyle buyuruyor, yapacak bir şey yok” diyerek, biraz da acıyarak bakıyorlardı bize. Hatta Nesrin Ünal, MHP milletvekili olarak TBMM’ye girerken başını açmış, bize bu ülkede ancak bu şekilde yaşayabileceğimizi göstermişti.
Bekir Coşkun bizi “çağdışı, bidon kafalı, göbeğini kaşıyan adam” olmakla suçluyor (Milan Kundera okuyor olmam bile beni bu sıfattan kurtarmaya yetmiyordu), Nur Serter, “örümcek kafalı” dediği kızları, at gözlüklerini (!) ve başörtülerini çıkarmaları için “İkna Odaları”nda ikna ediyordu.  
İşte tam bu dönemde Tayyip Erdoğan, bir umut olarak doğdu. Herkesin yüzüstü bıraktığı, sırtını döndüğü günlerde, bu adam, kendisinin de şiir kasetinde yer verdiği şiirde söylediği gibi, “Bizim de yaşadığımız hayattır be kardeşim” deme imkânı sağladı bize. Kendimizi diğer insanlarla eşit şartlarda görebilme imkânının adıydı Tayyip Erdoğan. O günlere kadar bize şöyle bakılıyordu: Siz, bizim üniversitelerimizde ancak temizlikçi, okullarımızda hademe,  apartmanlarımızda kapıcı, kamu kurumlarımızda evrak memuru veya hizmetli olabilirsiniz. Bundan fazlasını beklemeyin.
Babası cami imamı, annesi ilkokul bile okumamış olan İmam-Hatip Mezunu bir genç olarak ben, bu ülkede yaşayabilecek bir alan bulamıyordum. Genelkurmay her hafta bildiri yayınlıyor, “Bu ülkede birinci tehdit irticadır” diye bizi adres gösteriyordu. Yetmedi, Cuma hutbelerinde, imamlara, “Allah’ım! Ordumuzu yurdumuzu, her türlü bölücü ve yıkıcı iç ve dış tehditten koru” diye dua ettiriyordu. Birinci tehdit irticaydı, o da ben ve eşim ve benim gibi insanlardı.  Camide Cuma namazı kılıyorduk, imam, “Allah’ım, ülkemizi, bu camiye gelenler arasındaki azı insanların şerrinden koru” der gibi dua ediyordu. O kişi bendim. O gün şunu anladım, Türkler, “Önce Allah sonra devlet” değil, “Önce devlet, sonra Allah” diyen bir millettir. Bu yüzden Cuma Namazı’ndan soğudum. Şimdi bile, (o dua değiştirilmiş olmasına rağmen) bazen o günler aklıma gelir, Cuma Namazı kılmadığım olur.
Beni, bu halimle kabul edebilen tek adamdı Tayyip Erdoğan. “Siz bundan daha iyisine layıksınız” dedi bize. Bizi ancak o ve ekibi anlayabilirdi. Demirel “Başörtülüler Arabistan’a gitsin.” diyerek bize adres gösteriyordu. Ecevit, “Evinizde başınızı örtmenize karışıyor muyuz?” diyerek gizli tehditler savuruyordu.
Neydim ben? Kimdim? Ülkem için nasıl bir tehdit olabilirdim? Bunu hiçbir zaman anlamadım ve şu anda da anlamıyorum. Halbuki Şerif Mardin, “Türk Modernleşmesi” kitabında, bu ülkenin tarihinde Nakşibendilik kökenli bir folk İslam olduğunu, bunu göz ardı ederek bu toplumun anlaşılamayacağını çok zaman önce anlatmıştı. Anlamadılar, anlamadınız. Hâlâ da anlamak istemiyorsunuz.
Tayyip Erdoğan’a niçin oy verdim? Kendisini şahsen tanımam, bilmem. Arkadaş olsak, belki de benden hoşlanmaz, kim bilir… Bir kez karşılaştım kendisiyle o da (sanırım 1999 yılıydı) Ankara Altınpark’ta Belediyeler Fuarı’ndaydı. Hakkında dava açılmıştı, bir yere giderken, tek başına görmüş, “Tayyip Bey” diye seslenerek yanına gitmiş, tokalaşmış, “Sizi seviyoruz ve destekliyoruz” demiştik. O da, “Allah razı olsun” deyip gülümseyerek uzaklaşmıştı. Ne bir programına bizzat katıldım, ne aynı masada yemek yedik, ne de bir sohbetimiz oldu. Ama ben bu adama inandım. Benim gibiydi, Anadolu’dan gelmiş bir ailenin İmam-Hatipli bir çocuğuydu. Bülent Arınç ve Abdullah Gül de bizim gibiydi. Sezai Karakoç okumuş, Allah dostlarına hürmet etmiş, geçmişinden utanmayan, atalarıyla övünen, bugünü de anlamaya, yaşamaya ve bir şeyler üretmeye çalışan insanlardık.
Tayyip Erdoğan, diğerlerinin görmezden geldiği, ötekileştirdiği, hatta bazılarının “ülkemizden defolun” dediği, toplumun büyük kesiminden birisi olarak bana bu ülkede bir yaşama alanı sundu. Namaz kıldığım için utanmayacaktım, eşim başörtülü olduğu için mağdur edilmeyecektim.
Tayyip Erdoğan benim için, “nefes alabileceğim bir alandı. Bize bu ülkedeki herkesle eşit yaşama vaadi sunuyordu. Ben de inandım. Ve destekledim. Ama siz, bizi anlamadınız, dinlemediniz bile. Ben hayatım boyunca kimseye, “Sizi bu ülkede istemiyoruz” demedim. Ama hem ben hem de (gurur duyduğum) başörtülü eşim, “Sizi bu ülkeden, bu şehirden kovacağız” lafını yüzüne karşı dinlemiş insanlarız. Ak Parti ekibine önerilerde bulunan Gülse Birsel, acaba bir gün olup da, başını ellerinin arasına alarak, “Biz bu insanları niye anlamıyoruz? Kim bunlar ve bizden ne istiyorlar?” diye sormuş mudur kendisine, merak ediyorum. (Hemen aktarayım, eşimle birlikte, seyrettiğimiz tek dizi Yalan Dünya’dır.)
Tayyip Erdoğan, benim inançlarımı istismar ederek siyasî rant mı elde ediyor, çaresizliğimi maddî menfaatlere mi dönüştürüyor, benim üzerimden İslam anlayışımızı mı değiştiriyor, bunlar şu an umurumda değil. Gelecekte bu konuda ne düşünürüm, ona da Başbakan kendisi karar verecek.     
Bu ülkenin 76 milyonunun her biri bizim için onurlu bir insandır” diyerek Başbakan Erdoğan’ı kötüleyen Sayın Kılıçdaroğlu! Tayyip Erdoğan’ı kahraman yapan biz değiliz, sizsiniz. Bizi dinlemediniz, hep yönetilmeye mahkûm cahil insanlar güruhu olarak gördünüz. Menderes’in mirasına yaslanarak, 40 yıl boyunca muhafazakâr insanların oyunu alan Sayın Demirel! Bize ve eşlerimize “Gidin Arabistan’da okuyun” diyeceğinize, devletin zirvesindeki kişi olarak, “Ben bu ülkenin evlatlarını size yedirmem. Gidin, makul bir çözüm bulun.” deseydin, diyebilseydin, şimdi başımızın tacı olabilirdin. Ama demedin, diyemedin. Şimdi, İmam-Hatip mezunu olan Abdullah Gül, aynı köşkte, bira içip “ağaçları kestirmem” diye bağıranları sahipleniyor.
Ak Parti’nin imkânlarından faydalanıp iyi bir kadro ve geniş imkânlara sahip olmuş biri değilim. 2004’te, bir kamu kurumunda sendikalı geçici işçi (kurumdaki karşılığı at bakıcısıydı), 2007’de sözleşmeli personel, 2001’de büro personeli kadrosuyla çalıştım. (Benimle birlikte bu kadroyu alanların yarısı Ak Parti’den nefret eden, asla oy vermeyen ve vermeyecek olan kişilerdi. Bizzat çalıştığım kurumdan biliyorum.) Şu an aynı kadroyla çalışmaya devam ediyorum. Yoksulluk sınırıyla açlık sınırı arasında bir yerlerde duruyorum sanırım.
Buna rağmen, bulunduğum her ortamda Ak Parti kimliğinin temsilcisi olarak, bütün eleştirileri göğüsledim. Ak Partili olup da, Cyrano de Bergerac’tan övgüyle bahseden, Bertolucci ve Fellini’nin filmleri üzerinden Roma’yı, Godard, Resnais, Traffaut filmleri üzerinden Paris’i anlatan yazılar yazdım. Hatta Gülse Birsel’in Yalan Dünya’da kullandığı Nessun Dorma’yı ben de radyo programımda kullandım. Gülsel Birsel, bu ülkenin yüzü oluyor ama biz olamıyoruz. Bunu bize izah edemediniz.
Tayyip Erdoğan izah etti. Bu adam, benden utanmadı, beni yanına aldı, “Sen Türkiyesin! Haydi, birlikte yürüyelim” dedi. Ve siz, Başbakanın bu toplumu anlamadığını söyleyenler! Siz bu toplumu ne kadar anladınız ki, O’nu eleştiriyorsunuz! Siz bu toplumun % 50’sini yok sayarak bu ülkeyi yöneteceğinizi zannettiniz. Sizin dışlayıcı, ötekileştirici, hatta aşağılayıcı tavırlarınız sürdükçe Tayyip Erdoğan daha da güçlenecek. Ve siz böyle yaptıkça ben O’ndan vazgeçmeyeceğim.
Çünkü Tayyip Erdoğan bir kişi değil, bir değerdir. Bir düşünce tarzı, bir yaşam şeklidir. Ve beni temsil ediyor. Bana “Ak Partili misin?” diye soranlara şu cevabı veriyorum: “Ben Ak Partili değilim, ben Ak Parti’nin kendisiyim.” Anayasa Mahkemesi, Ak Parti’yi kapatma davasını görüşürken, bir arkadaşımla şöyle bir karar aldık; Eğer bir gün, bu ülkede, Tayyip Erdoğan idam cezasına mahkûm edilirse, biz de Kızılay’ın Güvenpark’ında, “Bizi de asın” diye pankart açacağız.
Meslek hayatım boyunca, tanıştığım sosyal demokrat kökenli arkadaşları tarafından, “Senin AKP saflarında ne işin var?” sorusuna muhatap kalmış, onlara “Benden çok daha iyileri var. Ben sıradan bir Ak Partiliyim” cevabını vermiş birisi olarak, şunu anladım: Bize yaşadığınız ülkeyi ve toplumu tanımıyorsunuz diyenler, toplumu tanıma konusunda bizden daha kötüler.
Erbakan’a ya da Tayyip Erdoğan’a oy vermiş birisinin, Kieslowski izliyor, Leonard Cohen dinliyor, Bukowski okuyor olabileceğini tahmin bile edemiyorlar.
Acaba hangimiz bu topluma yabancıyız?
Ak Parti ekibinin kendisini anlamadığını düşünenler, şu gerçeği kaçırmamalıdır: “Başbakanı yedirtmeyeceğiz” sözü, sadece bir kişiyi değil, bu toplumda oldukça yekûn tutan bir yaşam şeklini, bir inanma biçimini savunuyor. “Mahalle baskısı” tabirine sımsıkı sarıldığınız Şerif Mardin’in, “Folk İslam” ve “Saray İslâmı” tabirlerini de anlamaya çalışsaydınız, bu gerçeğe biraz yaklaşma fırsatı yakalayabilirdiniz.    


alıntıdır..
link : tık

13 Mayıs 2013 Pazartesi

Çekiliş var, koşun! :)

Pek sevdiğim bloggerlardan Nabrut bize çok güzel bi hediye hazılamış, iştirak etmemek olmaz, burdan buyrun :)

18 Mart 2013 Pazartesi

alışveriş yapınca neden mutlu oluruz?

görsel internetten alıntıdır.

Dün akşam yine aileye arkadaşlara kavuşma şeklinde, ve tabi ki yaşadığım şehirdeki kısıtlı imkanlardan dolayı alışverişle dolu geçen güzel bi h.sonundan sonra paşa paşa bindiğim garaja giden dolmuşun camından yine bi süre uzak kalacağım mekanları, sokakaları seyrederken aklıma hiç ihtiyacım olmamasına rağmen ayıla bayıla aldığım çanta geldi:) 
Almam gereken şeyleri bulamayıp gereksiz yere para harcamışken neden bunun beni bu kadar mutlu ettiğini düşündüm. Ve neden her alışveriş sonrası aynı mutluluğu yaşadığımı düşündüm. Birden şimşekler çaktı, şimdiye kadar kıyısından köşesinden sebepler (bahaneler desek daha doğru olur belki:)) ürettiğim alışveriş hastalığımın nedenini buldum! 

Aslında beni mutlu eden, heyecanlandıran şey; o aldığım yeni çantayla yaşayacaklarımı/yaşama ihtimalim olan şeyleri düşünmekti. O çantayı taktığım günlerden bir gün belki hayatımı değiştirecek birisiyle karşılaşacak olmam, belki o çantamı alıp çıkacağım çok güzel bi yolculuk, o yanımdayken arkadaşlarımla deli gibi gülüp, konuşmalara doymayıp onları neden bu kadar sevdiğimi tekrar hatırlayacağım bi gün geçirecek olma ihtimalimdi.. Ve tüm bu önemli ve güzel anlara o çantanın tanık olacak olması. Yani aslında bi nevi belirsizlikti beni mutlu eden, güzel şeylerin olma ihtimali, olacağına dair ümidim..

Bi çanta üzerine de bu kadar edebiyat yaptım ya, gerçekten kendimden şüphe etmeye başlıyorum artık:)

Benimle aynı durumda olup bu haline üzülen arkadaşlar varsa onlara nacizane yardımcı olabilmişimdir belki:)

Kısacası saçmalıyorum işte yine, boşverin siz işinize gücünüze dönün bence, vaktinizi aldım, affola.. :)

28 Şubat 2013 Perşembe

ÖZ'den Hediye Çekilişi

Fazla söze gerek yok, çok güzel ürünler, katılmak isteyenler buyursun, tık tık



-The Balm Balm Shelter (Light) Renkli Nemlendirici
- Doa Kozmetik Argan yağlı sabun
- Bioderma Sensibio
- Vaseline
- Pure Beauty UV White Sun Protection Compact


30 Ocak 2013 Çarşamba

ordan burdan karışık


Böyle yazıları sevdiğinizi biliyorum, çünkü ben de çok seviyorum karışık postları okumayı:) Hem çok eğlenceli hem de daha samimi geliyo nedense.

Uzun zamandır post yapmamanın sonucu bol fotoğraflı bi yazı bekliyor sizi benden söylemesi;)

En yeniden başlayalım o zaman. Bugün iş gereği geldiğim Kütahya'da asker arkadaşlar iş için ziyaretimize geldiler, incelik etmişler elleri boş gelmemişler 

Canınızı çektirmek gibi olmasın bu da içeriği:)


İki arkadaş öğlenden beri bitirdik sayılır, iki üç bişey kaldı:)

Geçen gün doğum günümdü, Uşak'ta geçirdiğim ilk, aynı zamanda bu kadar yalnız ve sönük geçirdiğim de ilk doğum günümdü, umarım tek olur;) Ben de napayım kendime bi ziyafet çekeyim dedim evde. Hiç adetim değildir dışardan yemek söylemek, zaten akşam yemeklerini atlayan bi insan olarak evde pek yemek de pişirmiyorum. O akşam sırf kendimi özel hissetmek için pizza pizza dan menü söyledim. 


Sonra bi de ne göreyim, menüde olmamasına rağmen sıcacık suflee! :) Yemeksepetinden ilk defa spariş verdim, acaba ondan teşvik hediyesi mi yolladılar ki:)



Kitaplığıma yeni, çok değerli kitaplar ekledim.. Ama birinden bi kaç sayfa okuyabildim henüz sadece..


Haftaiçi evde keyif yaptım,:) H.içi işe gitmeyince okuldan kaçmış çocuklar gibi mutlu oluyorum:) size de öyle oluyo mu?

20 Eylül 2012 Perşembe

lalaPuna uzun gömlek

Biraz önce Morhipo'dan şu gömleği almış bulunuyorum. Yaptım pişman değilim,yine olsa yine yaparım:)

Malum böyle uzun ve aynı zamanda da estetik gömlekleri her zaman bulamıyoruz maalesef. Bulmuşken kaçırmayayım dedim. İlk başta rengi pek içimi açmasa da baka baka sevdim:)

Fotoğraf alamadım sizin için,alabildiklerim ancak bunlar. İki rengi/deseni daha vardı ama bu içlerinde en iyisiydi bence. 





Gömlek : lalaPuna - 59,90 tl

Beğenenler varsa kaçırmasın derim;)

xoxo..

edit : pes nasıl bi kumaş türü bilen var mı??

5 Ağustos 2012 Pazar

kucak/laptop sehpası

Uzun zamandır aradığım kucak sehpasını dün migrosta buldum.Genelde alt kısmı minderli olanlar vardı her yerde,ben de onları sevmiyorum,hem kucağımda düzgün durmayacak gibi geliyo hem de yazın sıcakta iyi olmaz diye düşündüm.Sonunda istediğim gibi bişey buldum.



Tv karşısında atıştırırken veya laptop kullanırken çok rahatlık oluyomuş,iyi ki almışım.Şu an üzerinden yazıyorum size bu satırları:) pc kullanırken özellikle yazın kucakta tutmak zor oluyo bildiğiniz üzre,kucağımda ateş topu tutuyomuşum gibi oluyodum,şimdi mis:)

Düşünenler varsa fikir olsun..



2 Ağustos 2012 Perşembe

saks mavi etek kombini

Uzuun bi aradan sonra yeniden bi "kombin ve yeniler" temalı postumuza hoşgeldiniz efenim:) lafı çok uzatmadan son zamanlarda üniformam haline gelen saks mavi eteğimle sizleri başbaşa bırakıyorum


etek : Batik
penye bluz,kemer : LCW
şal : Armanda %18
ayakkabı : Zara (her ne kadar giymekten cıcığını çıkarsam da vazgeçemiyorum hala yerine koyacak bişey bulamadım:))
çanta : Mavi


bu da aynı parçaların kot gömlekle kombinasyonu.malum bu sene maxi eteklerin yanı sıra kot gömlekler de pek moda ve özellikle yazın aşırı sıcak geçtği bölgelerde,bknz.izmir,resmen kurtarıcılar.tiril tiril çok rahat



bu da bayılarak aldığım yeni telefon kılıfım  bi de şöyle cicili bicili,taşlı maşlı bi telefon süsü bulursam çok güzel olacak

kutusunu bile sevdim,fotoğrafladım,hehe:)  hemen de kullanmaya başladım tabi ki,hiç affetmem:)



bu da en son şal alışverişim.renklerine resmen bayıldımm   ♥  her şeyle gider yani. her ne kadar ipek kumaşı şalda tercih etmesem de (armandanın %18 likleri dışında,onlar kesinlikle favorim) bunun renklerinin cazibesine karşı koyamadım:)

SHAWLAND


şimdilik bu kadar,hepiciğinize hayırlı Ramazanlar inş.,Rabbim ibadetlerimizi kabul etsin,bu ayın manasını idrak edebilmey inasip etsin..



20 Mayıs 2012 Pazar

temizlik arası kahve molası

Pazar temizliğinin arasında küçük bi mola,kahvesiz olur mu? olmaz tabi ki:)

Pazar günlerini sevmeyi başaramamış bi şahsiyet olarak herkese iyi pazarlar..


12 Mayıs 2012 Cumartesi

süper kahraman mimim:)


sevgili nabrutcuğum mimlemiş beni,öncelikle teşekkürlerimi fışkırtıyorum kendisine ve biraz geç kaldığı için özür diliyorum:) ve böyle güzel bi mim başlattığı için de tebrik ediyorum,konu on numara: sevdiğin adamın hangi süper kahraman olmasını isterdin?

yıllaaardır gizliden tek taraflı bi aşk beslediğim Spiderman:))





hayır işin garip tarafı şu,ben örümceklerden ölesiye korkarımm:)) öyle böyle değil,gördüğüm odadan çığlık çığlığa kaçar o odaya da asla geri giremem ortadan kaldırılana kadar:)  burada şu şarkıyı armağan ediyorum kendime,hayatımın özeti:))

ben imkansız aşklar için yaratılmışım:) (bu linki bi türlü çalıştıramadım,kendiniz açın artık fizy'den :))










nedenine gelince,aslında gerçekten bilmiyorum ama sanırım beni en çok etkileyen,sevdiği kızı gizli gizli korumaya çalışması.yani diğer süper kahramanların kimliğini en azından sevdiği kadın biliyo ama bu çocuum yazık,kendi kendine sırtlanıyo herşeyi:)ama en çok beni o gökdelenlerin arasında uçursun isterdim,




istediğimiz binanın tepesinde duralım,güneşin batışını izleyelim falan:)

bi dee,bilirsiniz meşhur bi sahne vardır,




:)) yawrumm,sevgilisini rahat rahat öpemiyo bile,kıyamam ben sanaa:))

işte böyle,çok elle tutulur,akıl mantık çerçevesinde bi nedeni yok ona olan sevgimin,ama aşk da böyle mantıksız değil midir zaten her zaman:p


vee ben de bu mimi;

umutfak
butunundunyasi
loveorleavebruno
seyhandan hayata dair güzellikler

e gönderiyorum..

yalnız şunu söylemeden de geçemiyiciim,nabrut beni daha önce yeni yılda 12 dua miminde mimlemişti,ve ben orda 12 tane güzel dua etmiştim,bunlardan bi kaç tanesi gerçek oldu:) mesela şu



heheh:)) bu arada yakında güzel etek fotoğraflarıyla karşınızda oluciim inş.,takipte kalın;)

sevgiler..

6 Mayıs 2012 Pazar

somon babet ♥



az önce trendyoldan şu şirinlik abidesi şeyi almış bulunmaktayım:)

itiraf ediyorum aslında önce aşağıdaki krem twigy fiyonklu babeti almıştım ama sonra bunu görünce dibim düştü resmen,hemen iptal ettim siparişi,heheh:)



aslında bu da hoş yani;)

sevgiler.. 

9 Nisan 2012 Pazartesi

1.016,30 TL lik bebet?!


%25 nidirimli hali 1.016,30 TL olan babet,sonra vay efendim ben görmedim hiç,efenime 
söyliyim benim haberim yok öyle bişeyden demeyiniz!

Alexander McQueen etiketine sahip,merak edenlere..

6 Nisan 2012 Cuma

güne dair..


işten sonra mutfağımda bi haftanın yorgunluğu çıkarken..

4 Nisan 2012 Çarşamba

çekiliş : yine çatı katı'ndan :)


çekilişe katılmasanız da bu butiği mutlaka görmelisiniz benden söylemesi:)



"BUTİK  MODAKOLİK  ve ÇATI KATI BLOG işbirliğiyle  ipek şal, tunik, çanta hediyeli kampanyası başlamıştır.. sizde katılmak ve şansınızı denemek isterseniz buraya tıklayın, çekilişe katılın :) "


hadi bol şans herkese. en çok bana:p

1 Nisan 2012 Pazar

Seducing Mr.Perfect / not perfect

bi kaç saat önce izlediğim film budur! yalnız baştan söyleyeyim adıyla pek bi alakası yoktur keza hatun kızımız "seduce" etmek için pek de bi atraksiyona girmemiştir veyahut benim "seducing" alanındaki hayal dünyam baya geniştir burdan onu çıkarıyoruz:))

bu konuya birazdan detaylı değiniciim,şimdi kabaca filmin konusuna bakalım.


                                    Yönetmen: Sang-woo Kim
                                      Tür: Komedi / Romantik

Süre: 107

Ülke: Güney Kore

Oyuncular: Jeong Hwa Eom, Daniel Henney, Baek Do-Bin, Choi Jong-Ryul, Holly Karrol Clark, Kim Ki-Hyeon, Lee Seong-min, Su Mun, Oh Mi-Yeon , Ok Ji-Young, Park Hyun-Young, Jang So-Yeon, Lee Hwa-Sun, Lee Ji-Hye


Konusu:

Min joon gerçek sevgiye inanan biridir ve çıktığı erkeklere kendini adar. Ama her defasında ilişkileri acı bir son bulur aradığını bulamaz. Sonunda en kötü kalp kırıklığını yaşar. Min joon doğum gününde sevgiden ümitsiz bir şekilde yolda giderken yabancı bir arabaya çarpar. Arabadan kızgın bir şekilde yakışıklı genç bir adam hışımla çıkar. Min Joon bu durumdan kurtulabilmek için ingilizceyi anlamadığı numarasına yatar. Min Joon işe gittiği zaman iş yerinde Bu genç adamla karşılaşır ve...


(kaynak : yeppuda)



ve sonrası ilişkilerinde başarısız olan bu kızımızın şu yakışıklı oppadan akıl almaya başlaması ve sonunda da oppamızın pek kendi silahıyla olmasa da iyi kalpli kızımıza vurulmasıyla sonuçlanan olaylar döngüsü.




yazının burdan sonra spoiler içerir,izlemeyi düşünen arkadaşlara derhal bloğu terketmelerini öneriyorum:) dayanamıyciim kusura bakmayın içimdekileri dökmem lazım:)


şimdi efendim kızımız bu taş,kariyer sahibi oppayı baştan çıkarmak için öncelikli olarak tabi ki dişiliğini kullanmak ister.bunun için de bayanların büyük çoğunluğunun yapacağı üzre kuaför + alışveriş ikilisine başvuru.kuaför sahnesini gören blog sahibini aklına direkt olarak şu değişmez gerçek gelir


çünkünüm kızımızda hiçbi değişiklik olmaz,saç aynı saç aynı renk aynı model.
hele o elbise beni benden aldı! zaten oppamızın elbiseye ilk tepkisi 





bunun işe yaramadığını görünce patronunun odasını temizlemek,yemek yapmak,evine gidip karşısında ağlamak gibi yine kadın kısmısına atfedilen bilimum "evlenilecek kız" özellikleriyle bence seduce amacına yönelik olmayan çabaları oldu kendisinin.

filmden bi kaç kare





ve mutlu son.. bu aslında filmin sonu değil ama siz öyle bilin:)



sonuç olarak vakit kaybı mıydı? hayır.ama daha iyi seçenekleriniz varsa tercih etmeyin derim.yine de pazar günü kahvaltıdan sonra kahve eşliğinde fena gitmedi:)



yeni hedefim Bay Kibirli ile 100 gün:)






iyi pazarlar.. (sonuna gelmiş olsak da :))



28 Mart 2012 Çarşamba

bu kadar değişikliğe adaptasyon sorunu yaşıyorum=)

Bu aralar aynen bu moddayım,ordan oraya taşınıp duruyorum.Malumunuz 15 aydır ankaradaydım geçen hafta itibariyle artık daimi mekanın olan (orasını da Allah bilir tabi ama görünen öyle:)) uşaktayım.haftasonları da izmirdeyim, henüz evime taşınamadığım için sürekli valiz taşıyorum uşak-izmir arası:) İş ortamım değişti,çok sevdiğim insanlar bıraktım ankarada.ankaralılar bana kızabilir, hiç sevmedim ankarayı:) ama çok güzel dostluklar,arkadaşlıklar edindim."bi bitsin arkama bile bakmadan kaçıcam,asla özlemem" dediğim günlerimi şimdi çok arıyorum.insanoğlu işte,alışmak kolay ayrılmak zor.. çok değer verdiğim bi insan "bi çocuğun elinden oyuncağını alsan ağlar,insanın alışkanlıklarını bırakması kolay değil" demişti son günümde ben hüngür foşurt rezil bi şekilde karşısında ağlarken:) ama o bile güzeldi,bi insanla yanında ağlayacak kadar yakınlaşmak,herşeyi paylaşabilmek,kafana bişey takıldığında "o doğrusunu bilir" diyebilmek.. oooof of:) ben bu konuyu burda kapatayım en iyisi yoksa yine başlıcam salya sümük:)

neyse efendim bunun haricinde tabi ev tutma eşya alma süreci yaşıyorum,ve bunların altından tek başıma kalkmaya çalışıyorum.evimi tuttum:) güzel bi semtte,sessiz sakin bi mahallede,ama en önemlisi bi "çatı katı" :) burdan ilkaycığıma slmlar gönderiyorum:) bildiğiniz çatı katı,tavanlar eğimli,ahşap,kocamaan bi terası var.bi de tabi ki yüksekte olduğu için çok güzel bi manzarası var:) ama daha mutfak dolapları vs. yapılıyo,ilk ben giricem içine.o yüzden henüz yerleşme kısmına geçemedim.bu arada eşyalarımı tamamlıyorum.beyaz eşya uzmanı oldum valla,eşya almaya niyeti olan varsa seve seve danışmanlık hizmeyi verebilirim:) hemen hemen her markaya,bi çok modele baktım.ve sonunda dün aldım beyaz eşyaları da.mobilyalarımı zaten almıştım,okuyanlar şurdaki posttan hatırlarlar.şimdi ufak tefek eksikler kaldı,bi kaç pencerenin perdesi yok,bi de halılar yok en büyükleri.. diğerleri bi şekilde olur içine girdikten sonra.. ama zor işmiş onu anladım:) o fotoğraflarda görüp imrendiğimiz evler öyle kolay olmuyomuş emek istiyomuş birebir tecrübe ettim:)

bi yandan da şehri öğreniyorum tabi ki,hangi ışık ne zaman yanar söner,o bile bi tecrübe öyle tuhaf tuhaf bakmayın ne diyo bu diye:) mesela kuaförler salı günleri kapalıymış,dün öğrendim:) 
iş arkadaşlarımı tanıyorum,isimlerini ezberlemeye çalışıyorum nitekim bu konuda tam bi özürlüyüm:) bırakın isimlerini bazen karşımdaki insanla daha önce tanışıp tanışmadığımı bile hatırlayamıyorum haha:)) 63 erkeğin arasındaki 2.bayan,kendi bölümümdeki tek bayan olmanın iyi ve kötü yanlarını öğreniyorum:) o da belki başka bi post konusu olur:)

ama en önemlisi yalnızlığı öğreniyorum.hayatımın hiç bi döneminde bu kadar yalnız olmamıştım sanırım.tanımadığım bi şehre hiç kimseyi tanımayarak geldim.hala da tanıdığım insanlar ev sahibim ve iş yerinde minimum düzeyde muhabbetim olan bi kaç kişiden ibaret.işe gelip giderken nasıl çevre yapıcam onu da bilmiyorum:) yukardaki paragrafta belirtiğim nedenden iş yerinden pek arkadaşım olacağını sanmıyorum:) bi hayat arkadaşının ne demek olduğunu en çok bu aralar sorguluyorum sanırım:) normalde bi erkeğin yapacağı bütün işleri de kendim omuzlarken.. kısmet,ne diyelim:)

şimdilik bu kadar olsun blogcanlar,sadece bi ses vereyim,bu günlerden bu duygularımdan bi kayıt düşeyim bloğa istedim.. siz de okuyup benimle paylaştıysanız ne mutlu:)

sevgiler   ♥  

23 Şubat 2012 Perşembe

çekiliş : kalpli çanta


çoook beğendim ben bu çantayı!

hele uzatma sapının zincirli olması pek bi hoşuma gitti

tam şurada

21 Şubat 2012 Salı

evim için dekorasyon fikirleri

merhabalar blogcanlar,yine uzun bi aradan sonra yeniden sahalardayım:)

en son sefamerveden yaptığım şal alışverişinden bahsetmiştim,ve elime ulaşınca bu konuda yazacağımı.. şallar geleli çoook oldu,ancak ben bu ara "evim"i dekore etmekle(bu konuya azz sonraaa detaylı ve mobilya fotoğraflarıyla yer vereceğimden kısa kesiyorum burada:)) ve ankaradan dönüş hazırlıkları yapmakla meşgul olduğumdan bu konuda post yazamamış idim.merak eden arkadaşlar olmuştu.aldığım şallar bunlar




sağdaki şalın rengi aşağıdaki gibi gri


ancak benim sitede görerek aldığım fotoğraf aşağıdaki

yani sizin de gördüğünüz üzre renkler arasında çok fark var.benim çekimimden de kaynaklanmıyo.şal gerçekten vizondan çok griye benziyo.fotoğraf çekimlerini genelde doğada börtü böcükle yaptıklarından ışık farklı gösteriyo sanırım renkleri.ilk memnuniyetsizliğim bu oldu.

ikincisi de,aslında bu hem iyi hem kötü,ürünleri kampanya süreleri bitmeden kargoya veriyolar.yani benim gibi maymun iştahlıysanız,hemen gaza gelip alıp sonra da siparişinizi iptal etmek isterseniz çoğu zaman çok geç kalmış oluyosunuz.şu gri şal üzerinden tecrübeyle sabit:) ama tabi aldığınız ürüne bir an önce kavuşmak istiyosanız da iyi bişey..

ayrıca sefamerve'yle ilgili son bişey daha,bi siparişimi iptal etmiştim,toka bone vs de eklemek için,iki defa ayrı ayrı kargo parası vermeyeyim diye,ancak bu ayki ekstremde iade gerçekleşmemiş.normalde diğer internet alışverişlerim bi kaç saat içinde iade olup ekstreye yansıyo.. siteye attığım mailde bi sonraki ekstrede görüneceğini söylediler.bu konuda biraz yavaşlar yani..


vee o çok istediğim guess saat vardı yaa,o artık benim:) muhaha:)


yalnız saatim orjinal değildir,ilgilenenlere duyrulur:) kendisini Ala derginin şu aşağıdaki sayısına konu olan Şölen Butik'ten aldım.çelik kasa olduğunu söylediler.

bu da baya uzun ve zorlu bi alışveriş oldu ama yine de iyi niyetlerinden dolayı geçer not aldılar:)



yeni aldığım kitapları da araya sıkıştırmış oldum böylelikle:) japon yapmışa başladım.izmirden gelirken otobüste okudum.bi blogger arkadaş "topluma açık yerlerde okumayın,kendi kendine gülen manyak damgası yiyebilirsiniz" diye yazmıştı,ben de abarttığını düşünmüştüm,burdan kendisinden özür diliyorum:) kendimi çok zor tuttum sesli gülmemek için:) gerçekten çok eğlenceli bi kitap,tavsiye edilir..


vee gelelim asıl meselemize.şimdi sevgili blogcanlar,yaklaşık bi ay sonra yeni bi şehre yerleşiyorum ve ev tutucam inşallah.bu yüzden geçtiğimiz haftasonu bi piyasa araştırması yapayım dedim,ancak satıcının ve annemin gazıyla kendimi bir oturma grubu,bir yemek odası takımı ve bir de yatak odası takımı almış olarak buldum:) ancak fikrinizi almak istediğim bi konu var.
ben her zaman beyaz,vizon,sütlü kahve tonlarında bi oturma odası düşünmüştüm ancak şartlar açık kahve bi yemek odası seti ve kırmızı-siyah oturma grubunu gerektirdi.fotoğraflar aşağıda
bu çekyatların oturma grubu olacak iki tane 3lü iki tane tekli koltuk şeklinde.rengi de siyah üzerinde kırmızı çizgi desenli bi kumaş.

eğer koltukları siyah-kırmızı haliyle kullanırsam koltukların üzerine kırmızı yastıklar dikip ortaya da aşağıdaki kırmızı siyah beyaz üçlü ikea sehpalardan alıcam.
koltukların kumaşı siyah ağırlıklı bu arada.yani biraz da oda çok iç karartabilir diye düşünüyorum.


dediğim gibi ben hep açık renk(hatta köşe koltuklu:() bi oda hayal etmiştim.o yüzden diyorum ki ben bu koltukların üzerine açık kahve ya da vizon keten gibi,denizli dokuması gibi vintage tarzı örtü diktirsem de ikea sehpaların da açık kahve ve beyaz olanlarından mı alsam?
koltukların kolları da koyu kahve bu arada,resimde siyah gibi görünüyo











 normalde bu avize ve abajuru da yatak odamda çok severek kullanıyodum,eğer odayı açık renk yaparsam bunlar da yatak odasında kalmamış oturma odasında kendini göstermiş olur.



ilk defa kendi evim olacak o yüzden biraz hevesliyim anlayacağınız üzere:) bu nedenle istediğim gibi olsun istiyorum.hem zaten ilerde çoluk çocuk da işin içine girince açık renk oda kullanamam,şimdididen hevesimi alayım diyorum:)

ama örtü nasıl olur,koltukların havasını bozar mı ve ne kadara patlar bana onu bilemiyorum:) bu konuda deneyimi olan,evi olan arkadaşlardan fikir istiyorum.kısaca soru şu:

kırmızı siyah oda mı beyaz kahve oda mı?

bi yarım edin memedali beeey ;)

not: anket bölümünden de fikirlerinizi bildirirseniz çok mes'ud olurum;)